ANASAYFA
  Haberler/Etkinlikler
  Kitaplarım
  Gazetelerde Çıkan Yazılarım
  Dergi Yazılarım
  Yaptığım Röportajlar
  Konuşmalarım
  sanatalemi.net yazılarım
  Katıldığım programlar
  Hakkımızda
 
 
  Telefon Rehberim
  Önemli Siteler
 

[Tüm Duyurular] 

ZİYA NUR AKSUN HAKKA YÜRÜDÜ   Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun bu sabah vefat etti. Allah rahmet eylesin. Ayrıntılı bilgiler, haberler bölümünde ve Sanatalemi.net sitesinde. / 06.09.2010
REFERANDUM YAZISI   12 Eylül'de yapılacak olan Anayasa Mahkemesi Oylaması'yla ilgili yazı, Haberler bölümünde... / 01.09.2010
EDEBİYATIMIZIN GÜLERYÜZÜ  Edebiyatımızın Güleryüzü kitabımızın 5. baskısı Selis Yayınları arasında yapıldı. / 04.02.2010
 
eyup :  Allah rahmet etsin, yakınlarına da sabr-ı cemil niyaz etsin.
 
ferudun çınar :  Değerli hocam, sizleri tevafuken tanıma fırsatı buldum ve "sefertası" kitabınızı okudum. Her okuyucunun mutlaka kendiyle özdeştirbileceği birden fa
 
NUR ODYAKMAZ :  AŞI YAPMAK LAZIM Her bebek, bir melek misali saf ve günahsız olarak dünya'ya gözlerini açar. Aile,yaşam şartları ve genler yaş ilerledikçe onun karek
 

[Tüm Resimler] 

[Tüm Siteler] 

  Yasin Aktay
  Sefertası Hareketi
  Mega Eğitim
  Çanakkale 1915
  İsmail Çetişli Prof. Dr.

Tavsiye Et

Adınız

Arkadaşınızın Adı

Arkadaşınızın Maili

Telefonu Hiç Cevap Vermeyenler
Mehmet Nuri Yardım

Bu akşam telefon defterimi yeniden gözden geçirdim. Ne çok ekleme, çıkarma var. Yenilenen telefonlar, ilave isimler, silinenler ve en acısı vefat edenlerin telefon numaraları... Defterler de güncellenir, telefon defterleri de... Yeni dostlar eklenir, yeni arkadaşlar yer bulur kendine burada. Telefonu değişenlerin durumu belirtilir hemencecik. Cep telefonu yaygınlaştıktan sonra artık ek telefonlar süslüyor isim ve soyisimlerin kenarlarını.
Telefon defterinde beni en çok sevindiren husus, yeni simâların eklenme keyfiyetidir. Her yeni simâ bir yeni dünyadır çünkü. Yeni bir dostluk, yeni bir el, yeni bir sayfa... Hüzünlendiren husus ise kaybettiklerimiz... Daha doğrusu öte dünyaya kazandıklarımız... Sonsuzluk kervanına katılanlar, ebedi âleme göçenler, vefat edenler, Hakka yürüyenler, sırra erenler ve daha nice tâbirler... Kaba, yalın ve sade ifade ise ölenler. Gerçi Yûnus ölümü insana yakıştırmaz, “âşıklar ölmez” der. Doğrudur. Ölüm bir son değil ki... Aksine sonsuzluğa açılan yeni bir kapıdır sadece. Dünya dağdağasından, yeryüzü mâcerasından güzel bir âleme mecburi bir yürüyüş, bir ilerleyiştir. İşin ilginç yanı vefat edenlerin ortak bir özelliği vardır. Evet her biri farklı bir mesleğe, değişik bir mizaca ve belki de hususi bir âleme mensuptur ama müşterek hususiyetleri, telefonlarına artık çıkamayacakları gerçeğidir. Yani telefonları mahzun, sessiz... Bu ortak kader, bu hususi özellik doğrusu beni çok hüzünlendirdi. Evet artık onlar, sevenleri kendilerini aradıklarında ahizeyi kaldırıp cevap veremeyecek, selâmlarını karşılayamayacaklardır.
Nasıl oldu bilmiyorum, birden aklıma bir fikir geldi. Ve şöyle düşündüm. Madem ki, bu defterde vefat etmiş bir çok kişi var, onları niçin tespit etmiyorum. Etmeliyim ki, en azından bâri onlar hemen dikkatimi çekiversin, daha önce konuştuklarımı, buluştuklarımı, muhabbet ettiklerimi, dostluk kurduklarımı bir nebze de olsa hatırlayayım. Hatırlayayım da, onları iyilikle, güzellikle, saygıyla, sevgiyle, hayırla ve rahmetle anayım. Kırmızı fosforlu kalemi elime aldım ve alfabetik olan defterimin ilk harfinden, “A”dan başladım. Ben alfabetik defterlerimi hep isme göre tutarım. İsimler kolay kolay unutulmaz çünkü, ama soyisimler bir çırpıda hatırlanmayabilir. Ve işe koyuldum.
İlk sayfada üzerini kırmızı fosforlu kalemle işaretlediğim isim Abdülkadir Karahan oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki hocamız. Farklı, ilginç ve otoriter bir Hoca. Hemen altında Ali Nihad Tarlan Hocanın oğlu merhum Adnan Siyadet Tarlan. Babasının vefat yıldönümü münasebetiyle kendisiyle görüşmüştüm yıllar önce. Gazetede Ali Nihad Hocanın fotoğrafını yayınlamış, hakkında bir anma yazısı kaleme almıştım. Defterin aynı sayfasında Ahmet Tufan Şentürk ismi dikkatimi çekti. Ankara’daki şair. Sayfayı çeviriyorum. Ahmed Yüksel Özemre Hoca önüme çıkıyor ve Üsküdar’daki ev telefonu. Vakfa geldiği o aşk ve şevk anlarını hatırlıyorum. Bir rüzgâr gibi eser, geçerdi. Hayret, üçüncü sayfada bir Türkolog. Onun da telefonu varmış: Anna Marie Şimel. Ne çok sevilirdi bu gönül insanı Türkiye’de. Kendisini yakından tanıyanlardan duyduğuma göre Müslüman da olmuştu Anna Hanım ve Marie ismini Meryem’e dönüştürmüştü, ama bunu kimse bilmiyordu ve kendisi de pek kimseye söylemiyordu. Kimden ve niçin çekiniyordu acaba? Allah rahmet eylesin. Beş satır altta Asaf Ataseven. Eşiyle birlikte Türk Edebiyatı Vakfı’nda anlattıkları Hac hâtıralarını hâlâ unutamıyorum. Gözyaşları içerisinde intibalarını dile getirmişlerdi o gün. Anacaklarımın bazılarının akademik unvanları var, ama bu yazıda onları kullanmayacağım.
Defterde 4’ncü sayfaya geldiğimde bir isim önüme çıkıyor. Olcay Yazıcı ile birlikte ziyaret ettiğimiz ünlü müzisyen Barış Manço... Doğukan ve Batıkan o zaman minnacık bebeklerdi. Birlikte fotoğraf bile çektirmiştik. Bu dev sanatkârın isminin hemen altında “Basın Birliği” başlığının hemen yanında Kemal Çapraz’ı anıyorum gözlerim hafiften yaşarıyor. Gencin ölümü evet, çok daha acı.
Satırlar da bitmiyor, isimler de... Sayfalar da tükenmiyor defter de... İşte Cahit Atasoy. O heybetli büyük müzisyen ve bestekâr aynı zamanda ne kadar zarif ve müşfikti... Kendisiyle Doğuş için röportaj yapmıştım 1985’te. Hemen peşinden iyi şair Cahit Zarifoğlu ismini i selâmlıyorum. İstanbul Radyosu’nda Mustafa Ruhi Şirin’in delâletiyle onu ziyaret edişim ve edebiyat üzerine yaptığım konuşma... Soylu, farklı ve kahraman bir edası vardı. Evet kelimenin tam anlamıyla, soyismine uygun hâldeydi, zarifti. Ve her hatırlayışta beni bambaşka duygulara sürükleyen Cavit Ersen. 40’a yakın eserin sahibi büyük mefkure adamının Darıca Huzurevi’nde sonlanan ibretli, destansı hayat hikâyesi... Celâlettin Bilginer’i görüyorum. Babıâli’nin çilekeş musahhihi. Bugün Cağaloğlu’nda adını hatırlayan kaldı mı acaba? Sorulsa tanıyan çıkar mı, hiç sanmıyorum. Bir Ergun Göze Bey vardı, tanır severdi Celâlettin Bey’i. Ki o da rahmet-i rahmana kavuştu. Bir de şimdi Mehmet Şevket Eygi ve Dursun Gürlek. Başka kim hatırlayacak o onbinlerce kitaba göz nuru döken sabır âbidesi musahhih ağabeyimizi...
Defterimde farklı çehreler beliriyor, değişik suretler arz-ı endam ediyor. Ve altıncı sayfamın ortalarında Dilâver Cebeci görkemli bir şekilde pırıl pırıl parlıyor. Sadece Türkiye’si için değil, milleti için, dâvâsı için, ülküsü için, imanı için ölen bir münevverdi Dilâver Cebeci... Bir alperendi.
Kırmızı renk hemen dikkat çekiyor. İşte yedinci sayfanın en tepesinde, Erdem Bayazıt ismi parlayıveriyor hemen. Şiirin, fikrin ve sadakatin âbidesi... Eyüpsultan ne muhteşem olmuştu o gün... Cumhurbaşkanından, Başbakanına, memurundan talebesine bütün bir halkımız, milletimiz oradaydı. Erdem Bayazıt’ı üstadının kabristanına bıraktık, Rabbine emanet ettik... Ve geçen yılın büyük kayıplarından Ergun Göze... Bâbıâli, Ergun Göze gibi haysiyetli kalemleri çok az gördü, bundan sonra daha da çok az görecek... Doğru bildiği hakikati her ne pahasına olursa olsun savunan samimiyet adamı... Büyük zekâ ve mütefekkir... 40 telif ve 10 tercüme eser bıraktı. Merkezefendi’ye uğurlandı.
Galiba bu defter bitmeyecek, peşinden bu yazım da... Daha sekizinci sayfadayım. Başta müzisyen Etem Ruhi Üngör, edebiyat tarihçisi Fahir İz, şair, hikâyeci ve romancı Faik Baysal, şair Fazıl Hüsnü Dağlarca... Ayrı zeminlerin, farklı zamanların, değişik muhitlerin, bambaşka iklimlerin adamları... Hepsi göçtüler, gittiler...
Tam da dokuzuncu sayfamda kırmızı yok, demek buradaki bütün isimleri taşıyanlar yaşıyor diyecektim ki, dikkatli bir gözle yeniden süzdüm sayfayı ve üç önemli yitik gördüm: 95 yaşlarına kadar yazan, çizen, üreten edebiyatçı Ferit Ragıp Tuncor... Değerli bestekâr Fethi Karamahmutoğlu ve tiyatromuzun unutulmayan simâlarından Gazanfer Özcan...
Onuncu sayfa biraz bereketli göç konusunda... Hisar şairi GültekinSamanoğlu ve Size dergisinin kurucusu ve yöneticisi şaire Gülten Çiçek Tural öne çıkıyor, “Biz de gittik” diyorlar. Hemen altta Orhan Şaik Gökyay’ın manevi evladı Gündağ Kayaoğlu’nu fark ediyorum. Aşağılara inerken Ankara’nın iyi ve muzip şairi Halil Soyuer göz kırpıyor ve hemen altında geçen sene bizi hüzünlere sürükleyen yönetmen Halit Refiğ. Bir işaret taşı daha: Hamdi Özekici. “O da kim diyeceksiniz?” haklı olarak. “Adını hiç duymadık.” Evet yazar değildi, sanatçı değildi, akademisyen değildi. Sadece terziydi. Zenaatkârdı. Bizim hanımın sevgili amcasıydı. Ve Fatih’in sevilen, sayılan esnafıydı. Edirnekapı’daki surların dibinde geçen yıl yanına gelen ağabeyi ve meslektaşı Lütfi Özekici ile birlikte ebedî uykusunu uyuyor.
Zor bir işe kalkışmışım aziz okuyucular, çok zor. Ben bir çırpıda bitiverir sanmışım. Nerdeee? Daha onbirinci sayfadayım henüz. Ne çok isim, ne çok numara... Adetâ benim de sicil defterim. Tanıdıklarım, bildiklerim. Hani bazı dostlar benden hep telefon defterimi isterler ya? Alın size meşhur defterimin bir bölümü. Dostların sitemini duyar gibi oluyorum. Şöyle diyorlar: “Vefat edenleri biz ne yapalım? Bize yaşayanların telefonları lâzım, onları bize ver!” Doğru da yaşayanların hatırını soruyoruz, ya gidenler? Onların emekleri, hizmetleri, çabaları yok muydu? Ve onlar ilgiyi, sevgiyi, rahmeti hak etmiyorlar mı? Öyleyse onlardan başlamak lâzım. İşte iki isim daha. Hıfzullah Kahraman ve Hikmet Öğüt. Belki ikisi ömürleri boyunca yaşadıkları İstanbul’da bir araya gelmemişler, hatta birbirlerinin isimlerini bile duymamışlardır. Ama ikisi de hizmet ehliydiler, samimiydiler, inançlıydılar ve erdemliydiler. Hıfzullah Kahraman Bâbıâli’de yayıncı ve ciltçi... Bir çok kitapta emeği var. Hikmet Öğüt ise meşhur Hâfız Cemal Öğüt’ün biricik kızı. Merhum Ahmet Kabaklı’nın kurduğu Türk Edebiyatı Vakfı’nın en sâdık müdavimlerindendi... Nur yüzlü bir münevverdi. Unutmak kabil değil. Şimdi de bir gazeteci. Babıâli’nin tozunu yutmuşlardan: Hüseyin Demirel. Bir ara beni Yeni Asya’da gazeteci yapmak istediydi de benim edebiyat aşkım galebe çaldı ve Türkoloji’ye devam ettim. Aşk, heyecan ve hareket adamıydı Hüseyin Demirel. Gencecik çocuklarını geride bırakarak ebediyete doğru yürüdü.
İhsan Hamami’nin vefatı Türk Edebiyatı camiasını çok üzmüştü, derginin musahhihi idi. Ama ondan önce de iyi bir kütüphaneci... Yakından tanıyamadım, tanımak isterdim, kısmet... Ama titiz olduğunu hep duydum, bu yönüne hep saygı hisleri besledim.
Onikinci sayfanın baş ismi İlhan Ayverdi. Ömrünün neredeyse yarısını, 35 yılını Kubbealtı Lugatı’na hasreten, Türkçemize en zengin sözlüğü kazandıran, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın mütebessim çehresi, annesi İlhan Ayverdi... Merkezefendi’de Hakka yürürken en güzel ilahiler söylendi ardından... O manevi hazzı unutamıyorum.
İlhan Berk ve İlhan Geçer... Adaş ve meslektaş sanatçılar... Biri solun diğeri sağın şairi... Biri Beyoğlu’nun öbürü hüznün sanatkârı... Biri materyalin, öbürü maneviyatın sözcüsü... İkisi de iyi şair... İkisini de gördüm. Fransa’ya Şiir Şöleni için yaklaşık 100 şair ve yazarla birlikte uçtuğumuzda, yanımızda İlhan Berk de vardı. İlhan Geçer ile Erenköy’deki evinde iki mülâkat yaptım. Kubbealtı’na da dâvet etmiştik, bir konuşma yapmıştı. Muhabbetimiz çok iyiydi, ziyaret ederdim. Son şiirlerini Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda yayımladık. Milliyetçi maneviyatçı kesimin kalesi olan Hisar dergisinin 30 sene yazıişleri müdürlüğünü yapmıştı. Muhteşem bir yürek, mütevazı bir mizaç...
İrfan Atagün... 13 sene bitkisel hayat... Evde mecburen istirahat… Hayat arkadaşı, eşi Sevil Hanımefendinin sevgisiyle yaşamak... Çocuklarının muhabbetiyle direniş... Bâbıâlinin isimsiz kahramanlarından... Eyüp Sultan’da serin serviler altındaki kabrine bırakıp döndüğümüzde sevgili kızı Almula’nın teslimiyetçi yüzünü hiç unutmadım. Destanî bir hayat İrfan Atagün’ün ki, bir gün bir kahraman edebiyatçı çıkıp romanlaştırır mı hayatını? Bekliyoruz, görürüz inşallah...
Ne yalan söyleyeyim yoruldum, ama defterimi ortalayayım bari... Diğer yarısını sonra gözden geçiririm. Onüçüncü sayfadayım. Kadir Akyüz hüzünlü yüzünü bana çeviriyor. O d a Babıâli’nin meçhullerinden. Türkiye gazetesinde ve daha çok yazar Rahim Er’in yanında çalıştı. Kendi halinde, kalender bir insandı. Kâmi Suveren ise tiyatro eleştirmeni. Birlikte giderdik oyunlara, sonra da beraber dönerdik... Yolda da oyun hakkında yorumlar yapardık. Genelde eşi yanında olurdu. Dönüşte beni Fatih’e bırakır, Bakırköy’deki evlerine doğru devam ederlerdi. Ne güzel hâtıralar yaşadık Kâmi Beyle. Ne sevimli ve hüzünlü anılar...
Sayfayı çevirecekken büyük bir ismi atlıyordum neredeyse. Kâni Karaca... Türk müziğinin son asrının en mühim simâlarından. Onun için de yazılar yazdım. Gelmiş geçmiş en kıymettar seslerden... Fatih’te yaşayan dev sanatkâr…
Sayfa ondörde geldik ve ben yoruldum, bırakıyorum. Kaç mezarlık doldu bu yazıya, kaç ölümü andım, kaç acıyı tattım. Bir yazı ki baştan sona kabristan kokusu, serviler ve mezar taşları... Yarın devam edeceğiz ve başka kimler yaşamıyor bu dünyada ona bakacağız. Unutmadan söyleyeyim. Kaldığımız isim Kemalettin Tuğcu. Şu çocukluğumuzun gözü yaşlı yazar dedesi Tuğcu... Ah bütün çocukların yazar dedesi Kemalettin Tuğcu... Niçin bu kadar çok ağlattın minik okuyucularını Kemalettin Bey? Ama biliyorum onları ağlatmak değildi maksadın, aksine muradın merhamet duygularını yerleştirmekti yüreklerine... Onları daha munis, daha yardımsever, daha şefkatli etmekti.
Aşağıya doğru iniyorum. Gözlerim bir radar gibi tarıyor satırları. Ve son satırda Makbule Özekici... İkinci vâlidem, eşimin sevgili annesi... O da Eyüpsultan sırtlarında yatıyor şimdi... Bazı damatlar sevilmez derler, aksine beni severdi. Tabii ki ben de onu. Allah rahmet eylesin.
Devam ediyorum. Mehmet Turgut ismi önüme çıkıyor. Türk siyasetinde yetişmiş ender şahsiyetlerden biri de şüphesiz Mehmet Turgut’tur. Onun Boğaziçi Yayınları’ndan çıkan hâtıralarını okumak lâzım. Merhum Ergun Göze Bey de çok sever ve sayardı. Şimdi ikisi de rahmet-i rahmanın müşfik kucağında. Alt sıralarda Muhtar Tevfikoğlu ismi tebessüm ediyor. Hikâyeciydi. Ama en bariz vasfı Yahya Kemal dostu oluşuydu. Onunla Ankara’dan İstanbul’a geldiği yıl, 1998 tarihinde uzun bir mülakat yapmıştım şairimize dâir. Ne güzel hâtıralar nakletmişti merhum. “M” harfi bereketli. Başka şahsiyetler de var, bize el sallayıp giden. İki adaş Mustafa Necati Bursalı ve Mustafa Necati Sepetçioğlu. Bursalı’ya Sanatalemi.net’in eski yazarlarından Güzin Osmancık ile birlikte gitmiştik. Güzel bir mülâkat yapmıştı Güzin Hanım. O konuşmayı sitede yayınlamıştık. Kitapları hakkında zaman zaman yazılar yazdım. Telefonla arayıp hatırını sordum. İstinye’deki bir camide uzun yıllar imamlık yapmış, sonra da emekliye ayrılmıştı. Midesinden rahatsızdı ve 40 kiloya düşmüştü. Ne güzel eserleri vardı çocukluğumuzda okuduğumuz. Dört halife hakkında, diğer İslâm büyüklerine dâir. Cenab-ı Allah’ın rahmeti, mağfireti üzerine olsun. İkinci yazarımız Sepetçioğlu da çok bilinen ve okunan bir kalem üstadıydı. Türk tarihini romanlaştıran, tarihimizi toplumumuza, bilhassa gençlerimize sevdiren bir usta romancıydı. İki defa mülâkat yaptım kendisiyle. Evine gittim. Muazzam Hanımefendi ile o zaman görüştüm. Cenazesinde Muazzam Hanım, beni görünce gözleri yaşardı ve “Seni çok severdi” dedi. Sevilecek ne yapabilmiştim ki hâlbuki. Birkaç mülâkat, birkaç yazı... Zaman zaman telefonla hatır sorma… Vefatından sonra hazırladığım biyografi kitabı hâlâ bir yayınevinde neşredileceği günü bekliyor.
Muzaffer Buyrukçu sol düşünceye sahip olsa da peşin hükümleri olmayan dürüst bir yazardı. Türkiye’de aydınlar arasında mutlaka bir diyalog kurulması gerektiğini savunuyordu. Röportajımızda da bu fikirlerini açıkça söylemişti. Bir gün sessiz sedasız bir şekilde dünyasını değiştiriverdi. Nazir Akalın, hüzünlü bir şekilde aramızdan çekildi ve ebediyete doğru yol aldı. Necati Cumalı da 17’nci sayfamın kırmızılılarından. Etiler’deki evinde edebiyata dâir ne güzel bir söyleşi yapmıştık. Akmerkez’in karşısındaki o yüksek evde... Hastaydı ve mutfakta bol bol portakal vardı, hiç unutmuyorum. O mülâkat da Romancılar Konuşuyor kitabıma eklenmişti.
Telefona hiç çıkmayacak olan edebiyat hocalarından biri de Necla Pekolcay. 80’li yıllarda İslâm Ansiklopedisi’nin ilk çalışmalarına katılmış ve maddeler yazmıştı. Uzun zaman görüşemedik. Sonra hakkında bir toplantı yapıldı Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde. O vefa gününde bir arada olduk. Gazetede çalışırken, arkadaşım Ekrem Kaftan’tan rica etmiştim. Gidip kendisiyle bir güzel röportaj yapmıştı.
Peki Necdet Selçuker’i unutmak mümkün mü? O tok, davudî ve ahenkli ses... Radyolarımızın usta spikeri... Yıllarca radyolarda bize Türkçemizin güzelliğini hissettirdi, yaşattı. Son yıllarında diksiyon hocalığı yapıyordu. Bazen telefonla arıyor görüşüyordum. O da apansız bir biçimde “eyvallah” deyiverdi ve sessiz gemiye binerek Ummanlara açıldı. Nejat Muallimoğlu, Türkçe’nin en büyük âşıklarındandı. Bu büyük sevdasını ipiri eserlerle ortaya koyuyordu. Sınırlı bir çevrede tanındı, okundu ve kendisinden istifade edildi. Keşke daha geniş kitlelerin ilgisine mazhar olabilseydi.
Nermin Suner ve Nezihe Araz eski İstanbul hanımefendilerindendi. Nermin Suner Nihad Sâmi Banarlı’nın asistanı, yardımcısı, kâtibesi her şeyi idi. Hoca vefat edince Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’ni o tamamlamıştı. O yaşında bıkmadan usanmadan Osmanlı Türkçesini öğretiyordu gençlere. Aşkla, şevkle... Nezihe Araz ise meşhur gazeteci yazardı. Sâmiha Ayverdi’nin eski dostlarındandı. Tiyatro eserleri de çok sevildi, araştırma kitapları da... Son senelerinde rahatsızlığıyla dostlarını üzmüştü. Ama kader...
Orhan Şaik Gökyay’ı geniş kitleler “Bu Vatan Kimin?” meşhur şiirinden tanıyorlar. Orhan Şaik hoca sadece bu kadar mıydı? Hayır, elbette o iyi bir şairdi ama onun üstünde ve ötesinde Gökyay muazzam bir araştırıcı, derin bir incelemeci, fevkalâde bir Hoca ve bunlarla birlikte ruhu ve kalbiyle, kafası ve zihniyle milletine, insanına ve onların değerlerine bağlıydı. 92 yaşındaki o ihtiyar delikanlı çınarlar gibi ayakta öldü, hiç yaşlanmadı. Çünkü hep çalışıyordu, kalemi hiç tükenmedi.
Fetih Cemiyeti’ne uzun yıllar gidenler orada bir derviş adam gördüler. O Osman Elçioğlu’ydu. Bilen biliyordu, Osman Bey çok müstesna bir şahsiyetti. Aşina Çehreler’de bir nebze anlatmaya çalıştım, ama başaramadım. Osman Elçioğlu’nu yakından tanıyanlar onu yazmalı, anlatmalıdır.
Geldik mi Ömer Lütfi Mete’ye. Niçin bu ismi telaffuz edince gözlerimde bir nemlenme başlar. Onun için ESKADER olarak düzenlediğimiz toplantının afişinde “Entelektüel Derviş” demiştik. Bu sıfatlar onu ifade etmeye yeter mi? Hayır. Asla ve kat’a. Şair, hikâyeci, romancı, gazeteci, mütefekkir, senarist, televizyoncu... Tasavvuf ehli, dost, arkadaş, ağabey, kardeş... Onu da şiirlerini ve eserlerini okuyarak yaşatacağız inşallah... Televizyon dizilerindeki sözleri ne kadar munis, ne kadar sıcak ve ne kadar bizdendi...
Recep Bilginer bir tiyatro yazarı, Rüştü Eriç ise udî ve bestekârdı... Ah Rüştü Hoca seni unutmak mümkün mü? Zarafet timsali olduğunu kim inkâr edebilir? Ya iyi bir sanatkâr ve baba olduğunu... Genç dostlarına da yakın olurdun, yaşıtlarına da... Hep iyi, hep doğru, hep doğru durdun ve asırlık ömrünü güzellikle tamamladın. O mütebessim, ak çehreni unutmayacağım. Rahmetler bol ola...
Yûnus Emre bile gençlerin ölümüne yanmış ya, işte daha birkaç gün önce vefat haberini aldığım değerli kardeşim Saliha Kocacenk. Vefatını duyduğumda büyük acı hissettiğim ve kendisine rahmet dilediğim gencecik Saliha. Eğitim Bilim dergisinin kahrını çekti uzun yıllar, sonra Fatih Belediyesi’ne geçti. Amansız hastalık yakasına yapışmıştı bir kere, bir türlü bırakmıyordu. Çalışkan, gözleri önünde ve inançlı bir kardeş. Seni de unutmayacağız inşallah ve hep güzellikle yâd edeceğiz.
Sezgin Neşriyat ve Ciltevi vardı bir zamanlar Çemberlitaş’ta. Peykhane Sokağı’nın içinde ve sağda. Ahmet Bey bulunurdu. Heyecan, gayret ve iman adamı. Dursun Gürlek Hoca tanıştırmıştı. Mübarek bir adamdı. Karadenizliliğin bütün sempatikliği, tezcanlılığı ve işbitiriciliği üstündeydi. Bir gün ‘paydos’ zili çaldı ve o hareketli adam apansız duruluverdi. Kendisinden sonra tezgâhı da yok artık.
Suna Pekuysal, siyah beyaz filmlerin unutulmaz yardımcı kadın rolünü üstünde ne güzel de taşıyordu. İki büklüm olduğu zamanlar bile sahnede dimdikti. Sanata sevgisi, onunla birlikte sadakati vardı. Ah gençler keşke bu ustaları hep örnek alsanız. Bir ömür boyu sahne tozu nasıl yutulur, öğrenmek gerek.
Bazı şahsiyetler vardır ki isimleriyle hürmet hissi uyandırır insanda. Şefik Can işte böyle biriydi. Tanıma, elini öpme şerefine erdiğim müstesna terbiyecilerdendi. Eseri ortada. Mesnevi’yi şerhetti. Son Mesnevihan. Divan-ı Kebir’i de irfanımıza armağan etti. Hayatı hâzâ edebti. Bir gün ziyaret ettiğimde suallerime nezaketle cevap verdi. Bugün o müstesna cevaplar Dersimiz Edebiyat kitabına irtifa kazandırıyor.
Şerif Oktürk’ün, Tanpınar’ın talebesi olduğunu çok kişi biliyordu. Şerif Beyin iyi bir edebiyatçı olduğunu bilen de çok azdı. Hâfızamı yokluyorum, ilk olarak nerede tanımıştım. Rahmetli yayıncı Fethullah Kahraman’ın çocukları Sait ve Metin tanıştırmışlardı beni kendisiyle. Sonra Kadıköy’deki evinde ziyaret edip bir mülakât yaptım ve Türkiye gazetesinde yayımladım. O gün el sallamıştı fotoğrafa poz verirken. Sonra sahiden el salladı bütün dünyaya. Pertevniyal Lisesi’nde okumuştu. Vefalı yönünü gösterdi ve kütüphanesini bu güzide lisemize armağan etti. Şimdi öğrenciler onun zengin kütüphanesinden istifade ediyor.
Ankara’da yaşayan edebiyatçıların aksakallarındandı Şükrü Elçin. Türk Kültürü dergisini uzun yıllar çıkarmıştı. Türk Kültürünü Araştırma Vakfı’nın kurucusuydu. Pek çok eserde imzası, bir çok hizmette himmeti vardı. Mehmet Kaplan’ın sınıf arkadaşıydı. İki defa Ankara’ya gittim ve iki defa ziyaret ettim. İyi ki de etmişim, geçmişe yolculuk yaptık, hâtıralarını, intibalarını anlattı. Şimdi onlarla teselli buluyorum.
Tayfun Türkili İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Basın Danışmanı’ydı. Size dergisinin de daimi yazarı. Sonra özel tiyatrolara geçti. Tiyatro eseri de yazıyordu aynı zamanda. Hafif kırçıl sakalıyla o güzel gülüşünü dostları galiba hiç unutamayacak.
Tanıyanlar, bilenler, okuyanlar ve eserlerini görenler ona “Bilge Mimar” dediler. Daha güzel vasıf nasıl verilebilir ki? Evet Turgut Cansever, millî ruhu bilen, vicdanlı ve imanlı bir sanatkârdı, münevverdi. Rahmete erdi.
Bana hareket ve heyecan adamlarını say deseler, ilk elde sıralayacağım kişiler arasında Ümit Sinan Topçuoğlu gelir. Gazeteci, yazar, araştırmacı ve sosyal konularda öncü. Mükemmel bir teşkilâtçı. Son marifeti Sefertası Hareketi Derneği idi. O büyük hizmetinden ilham alarak vefatının ardından “Sefertası”nı yazdım. Sevildi. Aslında sevilen ve özlenen o eski güzelim devirlerdi. Tek kollu bir kahraman, mütebessim bir ağabey idi. İnşallah Güllüoğlu firması bu cengaver gazetecimizin adını ve hâtırasını yaşatır.
Vahit Çabuk’u bırakın sıradan insanlarımız, tarihçilere sorsak tanırlar mı bugün, hatırlarlar mı, hiç zannetmiyorum. Çünkü hâfızamız mâlum, zapzayıp. Hâlbuki on ciltlik Osmanlı Tarihi’ni kaleme alabilmiş bir tarihçi idi. İslâm Ansiklopedisi’nin müdürüydü ve Türkiyat Enstitüsü’nde çalışıyordu. Bu sene onun vefatının 10. yılı. ESKADER yöneticileri inşallah onu rahmetle anmaya çalışacak.
Bazı isimler niçin meslekleriyle hatırlanır. Meselâ merhum Nezih Demirkent gazetecilik ile, Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat ile, Süheyl Ünver tezhip ile yâd edilir. Vasfi Mahir Ayral da tiyatro ile özdeşmiş bir sanatkâr, bir aktördü... O şimdi sahnede değil, tül perdenin en arkasında...
Yorucu bir çalışmaydı bu biliyorum, söyledim de, ama az kaldı, tamamlamam lâzım. İşte Yıldırım Gürses... Türk müziğinin unutulmaz, efsane isimlerinden. Sesi de, hizmeti de, cüssesi de büyük. Etiler’deki evinde ziyaret ettiğimde dert yanmıştı, televizyonların kendisine sahip çıkmadığını söyleyerek sitem etmişti. Haklıydı. İlk sorumu sorduğumda anlatmaya başlamış, saatler sonra birkaç kaset dolmuş ve ben bütün sorularımın cevabını almış bulunuyordum. Kültür meselelerimizle yakından alakadardı.
Yücel Çakmaklı, millî sinemanın öncüsü, bu doğru. Ama büyük bir idealist, mefkureci, hizmet ve dâvâ adamıydı. Onu çok arayacak, çok anacağız. Ziya Bakırcıoğlu ise edebiyatımızın seçkin adlarındandı. Ötüken’de ve Dergâh’ta kitapları çıktı. Nurettin Topçu’nun rahle-i tedrisinden geçmiş bir ışık adam. Tenkit hakkında söz söyleyebilecek birkaç kişiden biriydi. Bugün onu da öte yakanın kıyısından seyredebiliyoruz. Zarif, bilgili ve mütevazı bir duruşu vardı. Hâzâ beyefendi...
Gidişler devam ediyor. Yürüyüş hâlâ sürüyor. Biliyorum herkesin bir beyaz defteri ve o sayfalarda “telefona hiç cevap veremeyen” bir çok tanıdık dost adı var. Bu normal ve mutlak bir hakikat. Peki ey bu satırların karalayacısı! Zannediyor musun ki, sen de çalan telefonlarına her zaman cevap verebileceksin? Gün gelir senin de sesin kesilir, nefesin kısılır ve arayanlar seni bulamaz olur. Ve sen de öte âlemdeki sevdiklerine, özlediklerine kavuşacaksın. Uzun serviler altında serin toprağa uzandığında yeni bir yolculuğa çıkmış olacaksın. Mezarına gelen dostların taşında şu yazıyı görecekler:
“Mehmet Nuri Yardım - 23.04.1960- .....20..”
Sessizce kımıldanan dudakların ruhuna dualar edip fatihalar okuması ümit edilir.


Sanatalemi.net






Eklenme Tarihi: 04.02.2010

 

 

HAKKINDA YAZILANLAR

 
 

SİZİN YORUMLARINIZ

 

 

 

 
  Bugün: 15
  Dün : 280
  Toplam : 582.250
 

Tasarım : Ajans56.com