|
|
|
| Belma Aksun’la Mülâkat |
Mehmet Nuri Yardım
Basın camiasının unutulmayan ismi ve artık edebiyat dünyamızın da değerli bir adı olarak Belma Aksun Hanımefendi’yi yakından tanıyorsunuz. Çünkü sitemizdeki kıymetli yazılarını ve hikâyelerini okuyorsunuz. Belma Aksun, 1938 yılında Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise (öğretmen okulu) öğrenimini Konya’da yaptı. Tercüman gazetesinde 20 yıl günlük Kadın-Ev köşesini hazırladı. Halen emekli gazeteci. İtalyanca, İngilizce, Fransızca biliyor. Fransızca ve İngilizce’den tercümeleri ve Diyet Sağlığınız Çatalınızın Ucunda, Yaşama Sanatı: Görgü ve Keşke (hikâyeler) kitapları vardır. Kültür çevreleri bilge tarihçimiz Ziya Nur Aksun’un biricik kardeşi olarak da biliyor. Bir vefa âbidesi olan Belma Aksun’un çoğu Sanatalemi.net’teki köşesinde yayımlanan hikâyeleri Keşke adıyla Ötüken Neşriyat arasında yayımlandı. Bizden, bize dâir ve çok sıcak olan bu hikâyeleri yeniden, taze bir heyecanla okumak mümkün. Bu eser çerçevesinde değerli yazarımızla bir mülâkat yaptık. Belma Aksun’un cevapları hem seçkin bir aileyi yakından tanımamızı sağlıyor, hem de zihin, hayal ve duygu dünyamızda yeni açılımlar sağlıyor. Zevkle ve istifade ile okuyacağınızı tahmin ediyorum. İşte sorular ve cevaplar:
MEHMET NURİ YARDIM: Efendim, hikâyelerinizden oluşan Keşke isimli kitabınız yayımlandı. Bu güzel eserin Ötüken Neşriyat’ta yayınlanması edebiyat camiasını, bizleri çok sevindirdi. Hayırlı uğurlu olsun. Bu eserin neşredilmesi nasıl oldu, bu eserde yer alan hikâyeler daha önce nerede ve ne zaman yayımlandı. Sanatalemi.net sitesinde yayımlanan hikâyelerin tamamı burada var mı, bu konuda bilgi verir misiniz? Hikâyelerin tamamı daha önce bir yerlerde çıktı mı, yoksa bazı hikâyeler ilk defa mı günışığına çıkıyor?
BELMA AKSUN: Hikâyelerimin bir bölümü ilk kez Sanatalemi.net’te yayımlandı, bir bölümü ise daha önce Tercüman gazetesindeki her gün yayımlanan Kadın Ev adlı köşemde Pazar günleri yayımlanmıştı. Kitaplaştırılmasını ise değerli dostumuz Mehmet Nuri Yardım Bey’in emri vakisine borçluyum, diyebilirim. Hep yayımlamak istedim ama kısmet olmadı galiba. Ama Mehmet Nuri Bey, bir bayram ziyareti öncesi “Hikâyelerinizin bir çıktısını alıp dosyalayın. Bayramda geldiğimde alacağım.” deyince gayret dayıya düştü. Dosyayı hazırladık, böylece de basılması kısmet oldu. Ötüken’den çıkmasına ben de çok sevindim doğrusu. Hikâyelerin tamamı yok kitapta. Kitaptan sonra yayımlananlar da yok elbette. Öncekilerden de seçmelerden oluşan bir kitap.
YARDIM: Sanırım başta ağabeyiniz Ziya Nur Aksun Beyefendi olmak üzere yakın dostlarınızın bu konuda teşvikleri olmuş. Size kalsa belki daha bir süre bu güzel hikâyelerden okuyucularınızı mahrum edecektiniz. Gerçi internet vasıtasıyla okuyucu ile buluşuyorsunuz, ama kitaplaştırmanın ayrı bir anlamı ve değeri var, ne dersiniz?
AKSUN: Doğru. Ağabeyim ve dostlarım hep onları yayımlamamı istediler. Ben de istedim elbette. Ama insanlar gibi kitapların bir kaderi ve vakit saatleri var sanıyorum. Benim hikâyelerin de vakti saati şimdiymiş anlaşılan. Kitap olarak elinize almak kuşkusuz çok hoş bir duygu. Çocuğunuz gibi bir şey, sıcacık, heyecan verici…
YARDIM: Kısa hikâyelerinizin kimisi düşündürücü, ibret verici. Çoğu da gerçek hayattan ve yaşanmış olaylardan alınmış üstelik. Bu hikâyeleri bizzat yaşadınız mı, yoksa aralarında başka dostlarınızdan duyduklarınız da var mı? Hayal edilmiş metinler de bulunuyor mu bunlar arasında?
AKSUN: Hikâyelerimin çoğu gerçek hayattan alınmıştır. Kimini ben yaşadım, kimini yakınlarımda, dostlarımda tanık olduğum, gözlemlediğim, duyduğum yaşanmış olaylardan yola çıkarak yazdım. Hepsinin de kendi çapında bir mesajı olduğuna inanıyorum. Elbette gerçekleri, hayal gücüyle süsleyerek, kimi zaman olmasını istediğim gibi değiştirerek yazdım. İçlerinde hayal edilmişleri de var kuşkusuz.
YARDIM: Biraz gerilere gidecek olursak, ilk hikâyelerinizi ne zaman yazmaya başladınız. İlk yazı denemeleriniz ne zaman, nerede ve nasıl ortaya çıktı, lütfen anlatır mısınız?
AKSUN: Ben öyle küçük yaştan beri hikâye, şiir filân yazan biri değilim pek çokları gibi. Söz gelimi ne ben, ne de ağabeyim pek çok kişinin ilk gençlik çağlarında yaptığı gibi şiir yazmadık. Hattâ hiç şiir yazmadık biz. Yazma alışkanlığım, aynı şehirde oturduğumuz çok sevdiğim bir okul arkadaşımla mektuplaşmakla başladı diyebilirim. O tarihlerde telefon böyle ayağa düşmemişti. İnsanlar bir araya gelerek görüşür, konuşurlardı. Ama biz epeyce uzak semtlerde oturuyorduk ve bilmem nasıl oldu mektuplaşmayı keşfettik. Birbirimize uzun mektuplar yazıyor, düşüncelerimizi, hayallerimizi, okuduğumuz kitapları paylaşıyorduk. O tarihlerde ikimiz de ressam olmayı, Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmeyi hayal ediyorduk. O günlerde pek az bulunan sanat kitaplarını edinmeye çalışır, birbirimizle öğrendiklerimizi paylaşırdık. Öteki arkadaşlarımız “aynı şehirde mektuplaşılır mıymış” diye bizimle hafif tertip dalga geçiyorlardı ama aldıran kim?.. Yazmanın apayrı bir zevki, büyüsü vardı ve insan konuşurken olduğundan çok daha derli toplu, çok daha derinlikli bir biçimde duygu ve düşüncelerini dile getirebiliyordu.
Dahası, onları saklayıp tekrar tekar okuyabiliyordunuz. O mektupları uzun süre sakladığımı, defalarca okuduğumu hatırlıyorum. Sonra evden taşınmalarda yitip gittiler.
Bir de benim günlük tutma alışkanlığım vardı. O da sanıyorum yazma alışkanlığını pekiştiren bir şey. Bir yaş günümde o arkadaşım bana o çiçekli miçekli, anahtarlı kilitli lâcivert bir hâtıra defteri hediye etmişti. Âdettendir diye ilkin Edgar Allen Po’nun o günlerde pek gözde olan “Güzelim Anna Belli” şiirini yazmakla başladım. Sonra ufak ufak günlük tutmaya götürdü bu beni. Ve de günlük tutmak bir zevkli alışkanlık haline geldi sonunda. Çok uzun yıllar tuttuğum, halâ zaman zaman okuduğum günlüklerim duruyor. Bir tür yazılı hâfıza gibi onlar.
İlk yazı denememe gelince… Gazeteciliğe başladığım günlerde Genel Yayın Yönetmeni tam sayfa kadın sayfası hazırlamamı istedi. Sağlık, güzellik, moda, görgü, yemek tariflerini vb. içeren bir kadın sayfası. “Bir de sohbet yaz” dedi. Ben de bir sohbet, küçük bir hikâye yazdım verdim. Çok beğendi ve sayfada yayımladık. O günden sonra günlük olarak yayımlanan kadın köşesinde her Pazar bir hikâye yazmaya başladım.
YARDIM: Edebiyata ilgi duymanızda kimler etkili oldu, ailenizden, yakın çevrenizden kimler yönlendirdi, yüreklendirdi? Özellikle ağabeyiniz Ziya Nur Aksun yetişme döneminizde, yazı yazmanız hususunda size destekte bulundu mu?
AKSUN: Edebiyat, hayatımızda hep vardı. Söz gelimi benim çocukluğumda sadece radyo vardı; Ankara radyosu. O da günün belli saatlerinde sabah, öğle ve akşam birkaç saat yayın yapardı. Ama bizim evde okuma saatleri vardı. Akşamları yemekten sonra bütün aile toplanırdık ve halam ya da babam kitap okur biz de dinlerdik. Daha sonra onlara ağabeyim de katıldı. İnsanın Ziya Nur gibi okuma düşkünü bir ağabeysi olunca ister istemez onun yolundan gidiyorsunuz. Düşünün, 17 yaşındayken o gün için bir servet sayılacak 50 lira verip Amak-ı Hayal’in kısıtlı sayıda basılmış bir nüshasını satın almış. Ne yazık ki, bizim evde çok fazla roman türü şeyler yoktu. Tek bulduğum roman Tolstoy’un Korkunç İvan’ıydı. Ama ben ne bulursam okuyordum. Halâ da takvim yapraklarını bile okumadan atmam.
Sonra 11 – 12 yaşlarındaydım. Sınıf arkadaşlarım o yaz yeni bir eve taşınmışlardı ve ev sahibinin üniversitedeki oğlunun tavan arasındaki kitap sandığını keşfettik. Dünya klâsiklerinin çoğu vardı sandıkta. Balzac’ın Vadideki Zambak, Goriot Baba’sı, Stephan Zweig’ın Merhamet’ini, daha şimdi hatırlamadığım bir sürü büyük yazarın kalın kalın kitaplarını büyük bir açlıkla yutar gibi okuyorduk. O yaşta Balzac’tan ne kadar anlıyordun, derseniz kapasitem kadar derim. Daha sonra yeniden okudum Vadideki Zambak’ı ve elbette bambaşka zevk aldım.
Ağabeyim, insanı çok az konuşup sizi konuşturarak, siz farkında olmadan yönlendirip yüreklendirir. Konuşurken, lâf arasında size bir şey söyler ve hiç aklınıza gelmeyen bir ufuk açar. Bir keresinde çocukluğumuzun geçtiği mahalleden söz ederken “Bizim mahalle de Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si, Boşnak’ı ile İmparatorluğun küçük bir örneği değil mi?” dedimdi. “Yaz bunu” dedi. Yazdım ve çok çok beğendi, hiç unutmuyorum.
YARDIM: Hikâyelerinize toplu olarak baktığımızda “vaka”ların baskın olduğunu görüyoruz. Bu şekilde yazmanızda uzun yıllar gazetecilik yapmanızın tesiri olmuş olabilir mi? Bilindiği gibi gazetecilik bir bakıma olayların içinde olmaktır, hayatı birebir yaşamaktır. Gazetecilik hayatınız, edebiyatçılığını bu anlamda beslemiştir diyebilir miyiz?
AKSUN: Haklısınız. Gazetecilik insana dikkatli gözlem yapmak, konuyu en çarpıcı, vurucu şekilde toparlayıp yansıtmak yeteneği ve alışkanlığı veriyor. Bir de tabii çabuk ve kolay yazma becerisi… Bir de, çok değişik insanlarla, çok farklı ortamlarda ve gazetecilik kimliği ile bulunmak insanı az biraz cüretkâr ve kendinizi frenlemeyi, haddinizi bilmezseniz küstah da yapıyor. Zira gazeteci kimliği bir bakıma her yere kolayca, hattâ fütursuzca girmenizi sağlayan bir maymuncuk âdeta… Edebiyatçı yanımı (eğer varsa) beslemiştir muhakkak…
YARDIM: Gerek çocukluğunuzda ve yetişme çağınızda gerekse daha sonraki olgunluk döneminizde çok sevdiğiniz, kitaplarını elinizden bırakmadığınız hangi hikâyeciler, romancılar ve şairler var? Eskilerden ve yenilerden olmak üzere Türk edebiyatında en çok severek okuduğunuz edipler kimlerdir?
AKSUN: Çocukluğumda pek fazla, hemen de hiç çocuk kitabı okumadım. Meselâ ben hiç Kemalettin Tuğcu okumadım maalesef. Çünkü elime geçmedi. Daha sonra Edvardo de Amicis’in Il Cuore’sini (Çocuk Kalbi) İtalyanca’sından okudum ve çok etkilendim. Sanırım Tuğcu ile benzeşen yanları çok.
En sevdiğim yazar Dostoyevski. İlk kez Beyaz Geceleri’ni okudum ve yazarlığına vuruldum, diyebilirim. Suç ve Ceza’sı, Karamazof Kardeşler’i, Ecinniler’i, Budala’sı… Her defasında yazma tekniği, sırrı ne, bir iyice keşfedeyim diye daha önce okuduğum kitaplarını yeni baştan okumaya kalkıyorum, bir de bakıyorum, tekniğini, sırrını keşfedemeden konu beni alıp götürmüş… Ne yazık ki, Panislavist ve de biz Türkler hakkında dile getirdiği düşünceler çok çirkin ve kötü… Çehov’u, O.Henry’yi, Pirandello’yu, Bernard Shaw’yu da unutmamak gerek. Sait Faik, Peyami Safa, Ömer Seyfettin, Tanpınar, Fürüzan, Safiye Erol ilk aklıma geliverenler. Dünya edebiyatında olsun, Türk edebiyatında olsun hemen de her yazarın ayrı bir havası, tadı vardır. Hiç kuşkusuz hepsinden bir şeyler edinmişimdir.
En çok etkilendiğim, döne döne okuduğum, başucumdan hiç eksik olmayan kitapsa Mesnevi. Her okuyuşumda yepyeni hikmetler, bambaşka tadlar keşfederim.
YARDIM: Ruh dünyasına kendinizi çok yakın hissettiğiniz hikâyecimiz kimdir?
AKSUN: Tek bir isim vermek çok zor ve de haksızlık olur sanırım.
YARDIM: Bursalı bir okuyunuz “İncelik” adlı bir hikâyenizi çok beğenmiş ve size mektup yazmış, bu hâtıranızı anlatır mısınız?
AKSUN: Bir gece telefonum çaldı. Arayan Bursa’dan bir okurumdu. “Ben eski bir okurunuzum” diyordu. “Sizin yıllar önce okuduğum bir hikâyeniz vardı; “İncelik”. Şimdi o hikâyeyi gelinime anlatmak istedim. Ama toparlayamadım. Lütfen hatırlatır mısınız?” Keşke’nin 215. sayfasındaki hikâyeydi bu. Bir yazar için çok hoş bir şeydi doğrusu. Düşünün, yıllar önce yazdığınız bir hikâyeden o kadar etkilenmiş ki okur, ders, ibret olsun diye gelinine anlatmak istiyor ve sizin telefonunuzu arayıp buluyor… Ne hoş değil mi?
YARDIM: Elbette. Sanırım yazı tezgâhınız artık boş durmuyor, mahzuru yoksa sorabilir miyim, şimdi sırada hangi eser veya eserler var, lütfen bilgi verir misiniz? Okuyucularınız 2010’da yeni bir eserinizi okuyabilecek mi?
AKSUN: Yayımlanacak bir kitabım var ama ne zaman yayımlanacak bilmiyorum. İnşallah bu yıl yayımlanır diyelim.
YARDIM: Geçenlerde Türkocağı’nda ağabeyiniz Ziya Nur Aksun hakkında çok güzel bir gece yapıldı. Siz de son derece duygulu ve çok anlamlı, kısa bir konuşma yaptınız. Sanırım toplumumuzda vefa duygusu gelişmeye başladı. Bu tür faaliyetleri nasıl buluyorsunuz?
AKSUN: Son derecede vefakâr, kadirbilir bir davranış, çok olumlu bir faaliyet olarak değerlendiriyorum. Bizde genelde insanlar öldükten sonra bilinir kıymetleri ve de övgüler, ağıtlar düzülür. Ama şimdilerde bu tür vefa toplantıları daha sık yapılır oldu. Ve son derece güzel, yaşayan insanlar için de moral verici, yüreklendirici bir şey. Biliyorsunuz, marifet iltifata tâbidir. İnsanlar yaptıkları iyi şeylerden dolayı takdir edilirlerse, hem teşvik edilmiş, daha çok şey yapmaya çalışıp çabalamaya yönlendirilmiş olurlar, hem de başka insanlar toplumda bu çalışmaların, çabaların takdir edildiğini görüp heveslenir, gayretlenirler.
YARDIM: Bu vesile ile sormak istiyorum. Bilge Tarihçi olarak kabul edilen ağabeyiniz Ziya Nur Aksun hakkında neler söylemek istersiniz?
AKSUN: Onun yönlendirici, öğretici rehberliğinin eksikliğini bütün yakınları gibi ben de çok derinden hissediyorum. O, benim hayatta sorduğum her soruya tatmin edici cevaplar veren tek kişiydi. Şimdi ise bundan ne yazık ki yoksunum. Ama gene de şimdi bile ona akıl danışıyorum ve o tek kelimeyle “evet”,” hayır” la da olsa, bana açmaza düştüğüm her defasında yol gösteriyor.
İsterdim ki, onun tarih görüşü yaygınlaşsın. Zira benim için okulda öğretilen resmi tarih görüşünde yerine oturmayan, havada kalan pek çok konu, onun Osmanlı Tarihi’ni okuduktan sonra yerli yerine oturdu. Diyebilirim ki, taşlar yerine oturdu. Biliyorum, onun Osmanlı Tarihi’ni okumak sıradan biri için zor, zahmetli olabilir. İmparatorluk diliyle yazılmış, bence abidevî bir eser. Ama insan kendi tarihini gerçek boyutlarıyla okumak için bu kadar zahmete girmeli diye düşünüyorum. Çünkü sadece geçmişe ışık tutmuyor bu eser, geleceğimizin şekillenmesinin de ipuçlarını veriyor. Hem, yabancı bir dil öğrenmek için göze aldığımız emeği, çabayı, harcadığımız yılları düşünürsek kendi geçmişimiz ve geleceğimiz için bu kadarcık zahmete değer diye düşünüyorum.
Aslında işe ağabeyimin Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi adlı küçük boy kitabıyla başlamak da bu yolda çok kolaylaştırıcı, ön açıcı olabilir. Zira o çok kolay okunan, yaşanmış olaylar, deneyimlerle zenginleştirilmiş cep kitabı boyutundaki eser, Ziya Nur’un Osmanlı Tarihi’ne bakışını en çarpıcı, en anlaşılır, herkesin kolayca okuyup zevk alacağı bir biçimde özetlemiş de diyebilirim.
YARDIM: Sorularıma verdiğiniz cevaplar için teşekkür ediyorum.
AKSUN: Ben de teşekkür ediyorum.
(Keşke, Belma Aksun, Ötüken Neşriyat, İstiklal Caddesi, Ankara Han, No:65 Kat: 3, 34435 Beyoğlu-İstanbul Telefon 0 (212) 251 0350 - 293 8871 Belgegeçer 0 (212) 251 0012
E. Posta: otuken@otuken.com.tr, internet: otuken.com.tr)
|
| Eklenme Tarihi: 28.01.2010 |
|
| |
HAKKINDA YAZILANLAR |
|
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|