|
|
|
| Fetihle gelen adam: Ziya Nur |
Bugün 29 Mayıs İstanbul’un fethinin 554. yıldönümü. O muhteşem hâdiseyi anlatmayacağım. Fethin sosyal tesirini, ruhlarda ve gönüllerde tutuşturduğu yangını yazarlarımız zaten mükemmel bir şekilde köşelerinde anlatıyorlar. Ama bugün Osmanlı Tarihi’ni en mükemmel şekilde yazan büyük tarihçi Ziya Nur Aksun’dan bahsetmek istiyorum. Çünkü bugün onun doğum günü. Bu yazı da Mehmed Niyazi’nin, merhum Erol Güngör ile Dündar Taşer’in ağabeyi Ziya Nur Aksun’a bir doğum günü armağanı olsun.
Evet yaşayan efsane adam, bilge tarihçi Ziya Nur Aksun 29 Mayıs 1930 tarihinde doğdu ve şükürler olsun ki hâlâ aramızda yaşıyor.
Değerli okuyucular! Aksun soyadı size güzel bir ismi daha hatırlatıyor. Evet, yazarımız Belma Aksun Hanımefendi’nin ağabeyinden bahsediyorum.
Milletimizin ruhunu yoran, ufkunu daraltan, zevklerini tahrip eden televole kültürü, kızıl bir ateş çemberi gibi sarmış dört bir yanı. Gerçek ilim adamları, hakiki münevverler, sınırlı bir çevrede bir kaç dostla kalıvermiş. Bir Ziya Nur Aksun'u bu toplumda kaç kişi tanıyor, kitapseverlerin kaçta kaçı onun mükemmel bir tarihçi ve büyük bir mütefekkir olduğunu biliyor? Çok az, minik bir oran ne yazık ki. Halbuki, Ziya Nur seviyesinde bir adam Batıda yaşasaydı, kendisine verilecek çeşitli ödüllerle, televizyonlarda hakkında yapılacak muhtelif programlarla genç nesillere bu âbide şahsiyet mutlaka tanıtılır, örnek bir kültür ve sanat adamı olarak takdim edilirdi. Bugün Ötüken Neşriyat ve Marifet Yayınları eserlerini basmasa, Mehmed Niyazi Bey gibi hakikatli bir kaç aydın, “Deliler ve Dâhiler” isimli hâtıratında kendisinden bahsetmese, yaşarken unutuluverecek. Vah bize, eyvah cümlemize... Peki ömrünü Türk milletinin istikbaline adamış böyle bir ışık adam, niçin nisyana terk edilir. Böyle nankörce bir nisyan, haklı bir isyana sebebiyet vermez mi?
Bu sitem, bu serzeniş, bu tenkit hâlleri uzun uzun devam edebilir ve etmeli, lâkin biz yine de sanatkârımızın dünyasına yönelelim en iyisi. Ziya Nur Aksun, 1930 yılının 29 Mayıs'ında Konya'da doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Erken yaşlarından itibaren tarihe, özellikle Osmanlı tarihine büyük ilgi duydu. Çeşitli gazete ve dergilerde bu konuda yayınlanmış makaleleri yayınlandı. “Dündar Taşer'in Büyük Türkiyesi”, dipnotlu ve ilaveli Şehbenderzâde Ahmet Hilmi'nin “İslâm Tarihi” isimli eserleri yazdı. Ayrıca çok değerli ve gerçek bilgilere dayalı “Osmanlı Tarihi”ni örneği bugün için çok az olan müellif-yayıncılardan Erol Kılınç yayına hazırladı ve Ötüken Neşriyatı arasında 1995 yılında dört cilt hâlinde yayınladı. Ömer Ziya Belviranlı'nın himmetiyle üstadın rafine eseri “Gayr-ı Resmî Tarihimiz” 1997'de basıldı. Bütün Osmanlı padişahlarının tarihî şahsiyetleri ve hususiyetleri ile hayat hikâyelerinin tek tek ele alındığı eserin sunuş yazısı Prof. Dr. Sadettin Ökten'e ait. Kitabın sonunda, Ziya Bey'in hayrü'l-halefi ve fikir dünyamızın yıldızı Mehmed Niyazi Bey'in tamamlayıcı bir değerlendirmesi bulunuyor.
Ziya Nur, henüz 46 yaşında iken vücudunun sağ yanına inen çok ağır bir felç (hemipleji) yüzünden konuşma, yazma ve okuma kabiliyetini tamamen kaybetti. Sağ elini hiç kullanamaz hâle geldi. Bu sıkıntılı ve kasvetli günlerinin tek ışığı resim oldu. Fırça, tuval, renkler ve hayaller üstadın çevresiyle iletişim kurabileceği tek yol, bulabileceği tek teselli ve kendisine hayat bağı oldu. Böylesine erken bir yaşta, en verimli çağında hayattan birdenbire kopuvermenin şokuna dayanma gücünü, ancak sanatta buldu. Resim onun için, istediğini, düşündüğünü ifade edememenin ruhunda meydana getirdiği gerilimi atabilmesini sağlayan bir tedavi aracı oldu.
Küçük yaşlardan itibaren resme karşı ilgisi, kabiliyeti olan ve amatörce resim yapan, yağlıboya tabloları da bulunan Ziya Nur, hastalıktan sonra daha önce yazı ve diğer çalışmalar için hiç kullanmadığı sol eliyle resim yapmaya başladı. Hastalanmadan önce ortaya koyduğu resimlerde daha koyu tonları tercih eden sanatçının hastalıktan sonra paletinin daha bir aydınlandığı, tablolarında sıcak renklerin, sarının çeşitli tonlarıyla kırmızıların ağır bastığı gözleniyor.
Çok süratli çalışan, bol bol peyzaj, natürmort yapan Ziya Nur, cami, medrese, vb. dinî, tarihî yapıları resmetmekten büyük zevk almakta, belki de bu çalışmalarla muhteşem bir mâziyi, aydınlık bir geleceğe bağlamayı düşleyerek teselli bulmaktadır. Genellikle karton üzerine yaptığı yağlı boya resimlerde tarihten gelen bir derinlik, sanatın büyüleyici tesiri ve fikrin ihtişâmı görülüyor. Aksun, adetâ eserlerinde resme bir üçüncü boyut katmaktadır.
Edebiyatçı yazar Beşir Ayvazoğlu, “Defterimde Kırk Suret” isimli nefis eserinde Ziya Nur Aksun'u “Fetih Devirlerinden Kopup Gelmiş Bir Adam” olarak anlatır. Ziya Nur'un, geleneklerine bağlı bir aile çevresinde derin İslamî hassasiyetle yetişen bir Anadolu çocuğu olduğunu vurgulayan Ayvazoğlu, onun henüz ilkokul yıllarından itibaren, tarihi gerçeklerin yazılmadığını anladığını vurgular. Lisede "tarihçi" lakabıyla çağrılan Ziya Nur, aynı senelerde tasavvufa da yakın bir ilgi göstermektedir. Liseden sonra hukuk tahsilini yapan yazar, Ankara'daki öğrencilik yıllarında Bediüzzaman'la tanışır, eserlerini okur ve yayar. Daha sonra bütün mesaisini Osmanlı tarihine yöneltir. Lise yıllarında başlayan bu samimi merak, onu mazimizi en iyi yorumlayan tarihçilerin öncüsü yapar.
Ziya Nur sıkı bir Marmaratör'dür. 60'lı yılların irfan ocağı Beyazıt'taki Marmara Kıraathanesi'ne devam edenlere verilen bir lakaptır bu. Mekân, Türk entelektüellerinin demirlediği bir liman, münevverlerin sığındığı bir çatıdır. Tartışmalar, konuşmalar, diyaloglar, nutuklar, nükteler ve sohbetler, sohbetler... Marmaratörleri daha yakından tanıyabilmek için Mehmed Niyazi'nin "Deliler ve Dâhiler" ile Ahmet Güner Elgin'in "Marmara Kitâbeleri"nden okumak gerek. Bütün canlılıklarıyla bu kahvenin gerçek kahramanlarının hikâyelerini Ötüken'den çıkan bu iki mühim eserde görmek mümkün.
Ve önce yüreğinden vurulur Ziya Nur. Çünkü en yakın dostu Dündar Taşer, şüpheli bir trafik kazasına kurban gitmiştir. Bu ölümle iyice sarsılan tarihçimize 1976'da sağ tarafına inen ağır felç, onu Marmaratörler'den ve bu kahve sohbetlerinden ayırır.
Ziya Nur 30 yıldan beri yazmaktan, okumaktan ve sohbet etmekten uzak, iç âleminde yalnızlığın huzurunu yaşıyor. Sadece zaman zaman kendisini ziyarete gelen dostlarıyla birlikte olunca çok mutlu oluyor. Bu dostlar arasında tabii ki eski Marmaratörler ve en kıdemlilerinden Mehmed Niyazi Bey var. Mehmed Niyazi, Ziya Nur'a “Sebeb-i feyzim” der. Gerçekten aralarında büyük bir yakınlık mevcut. Bir ağabey-kardeş gibidirler âdeta.
Yüreği ve kafasıyla, ilmi ve inancıyla, sesi ve nefesiyle, kalemi ve fırçasıyla bizden olan, Türk milletinin asil bir evlâdı Ziya Nur İstanbul'un bir köşesinde her şeye rağmen direniyor ve yaşıyor. Onu tanıyanlara ne mutlu, haberdar olup da ziyaret etmeyenler ne kadar ziyanda. Ziya Nur, içimizde alabora edilen tarihi yeniden sevdiren, geçmişi şuurla anlatan ve değerlerimizi aşılayan bir kalem erbabıdır. Ve Ziya Bey, bir zamanlar beyninden kaleme, oradan kâğıda akan bilgileri şimdi önce fırçasına sonra da tuvale ve tablolarına akıtıyor. Dünün tarihçisi, şimdi resmiyle dünün mirasını, yarının nesillerine aktarıyor. Şarkın efsâne ismine, doğru tarihin hakikatlı yazarına selâmlar olsun. Ziya Nur üstadın ömrüne bereket. Tarihçimizin hizmetine kendisini adayan ve bir vefâ numunesi olan kardeşi Belma Aksun Hanımefendiye de buradan selâm ve saygılarımı sunuyorum.
-, www.mehmetnuriyardim.com
Yazarın Web Adresi
[Yazdır] [Yorum Ekle]
Yazarın Bütün Yazıları
Eklenme Tarihi: 29.05.2007 Ekleyen: mehmetnuri
|
| Eklenme Tarihi: 29.05.2007 |
|
| |
HAKKINDA YAZILANLAR |
|
|
| |
| |
SİZİN YORUMLARINIZ |
|
|
|