ANASAYFA
  Haberler/Etkinlikler
  Kitaplarım
  Gazetelerde Çıkan Yazılarım
  Dergi Yazılarım
  Yaptığım Röportajlar
  Konuşmalarım
  sanatalemi.net yazılarım
  Katıldığım programlar
  Hakkımızda
 
 
  Telefon Rehberim
  Önemli Siteler
 

[Tüm Duyurular] 

ZİYA NUR AKSUN HAKKA YÜRÜDÜ   Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun bu sabah vefat etti. Allah rahmet eylesin. Ayrıntılı bilgiler, haberler bölümünde ve Sanatalemi.net sitesinde. / 06.09.2010
REFERANDUM YAZISI   12 Eylül'de yapılacak olan Anayasa Mahkemesi Oylaması'yla ilgili yazı, Haberler bölümünde... / 01.09.2010
EDEBİYATIMIZIN GÜLERYÜZÜ  Edebiyatımızın Güleryüzü kitabımızın 5. baskısı Selis Yayınları arasında yapıldı. / 04.02.2010
 
eyup :  Allah rahmet etsin, yakınlarına da sabr-ı cemil niyaz etsin.
 
ferudun çınar :  Değerli hocam, sizleri tevafuken tanıma fırsatı buldum ve "sefertası" kitabınızı okudum. Her okuyucunun mutlaka kendiyle özdeştirbileceği birden fa
 
NUR ODYAKMAZ :  AŞI YAPMAK LAZIM Her bebek, bir melek misali saf ve günahsız olarak dünya'ya gözlerini açar. Aile,yaşam şartları ve genler yaş ilerledikçe onun karek
 

[Tüm Resimler] 

[Tüm Siteler] 

  Yasin Aktay
  Sefertası Hareketi
  Mega Eğitim
  Çanakkale 1915
  İsmail Çetişli Prof. Dr.

Tavsiye Et

Adınız

Arkadaşınızın Adı

Arkadaşınızın Maili

Alay Köşkü Edebiyat Meclisi
Mehmet Nuri Yardım

Alay Köşkü Edebiyat Meclisi

Geçen gün elektronik postama bir mektup düştü. İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden gelen yazıda bir dâvet vardı. Başlıkta “Alay Köşkü Edebiyat Meclisi” yazılıydı. Alttaki imzanın sahibi, İstanbul’da bir çok güzel kültür faaliyetine imza atan, ıssız, sessiz kütüphaneleri âdeta kültür ocaklarına dönüştüren, bu mekânlarda her ay onlarca konferans düzenleyen Müdür Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili idi. Dâvet mektubunda şu satırlar yazılıydı:

“1928’in sıcak bir temmuz günü devrin 42 meşhur edebiyatçısı,

‘Edipler Zirvesi’ için Alay Köşkü’nde bir araya gelir. O gün, büyük hayretle

karşılanan bu olay farklı çevrelerden ‘Ayrı dünyalardan bu kadar yazar nasıl

oluyor da aynı karede bir araya gelebiliyorlar?’ ifadesiyle yorumlanır. Yıllar sonra yine Alay Köşkü’nde, günümüz edebiyatçılarını, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen ve yazar Beşir Ayvazoğlu’nun konuşmacı olarak katılacakları ‘Alay Köşkü Edebiyat Meclisi’nin ilk toplantısına davet ediyoruz. Katılımınızı bekler, saygılar sunarım.”

Sözkonusu toplantı, Gülhane Parkı’nın girişinin sol tarafında bulunan Alay Köşkü Hizmet Binası, Hünkâr Salonu’nda olacaktı. İstanbul’daki edebiyatçılar 24 Şubat 2010 Çarşamba akşamı saat 18.00de burada buluşacaktı.

Böyle bir sıcak dâvet kabul edilmez mi? Ben de ertesi günü ilgili sekreteri arayarak katılacağımı bildirdim. O akşam on onbeş dakika önce çıktım yola ve Sultanahmet’e doğru uzandım. Divanyolu, Sultanahmet ve Gülhane’ye inen yol her zamanki gibi kalabalık ve gürültülüydü. Henüz randevu saati dolmamıştı. Gülhane Parkı’nın tam karşısındaki Zeynep Hanım Camii’nin avlusuna gittim. Az sonra Zaman gazetesinden Musa İğrek geldi. Belli ki o da toplantıya çağrılmıştı veya gazeteden görevlendirilmişti. Ayaküstü biraz sohbet ederken bir edebiyatçı dost daha göründü. Âlim Kahraman... Birkaç dakika sonra da iki şairimiz Cahit Koytak ve Mevlâna İdris kapıdan içeri girdiler. Bu tür toplantıların en hoş tarafı uzun zamandan beri görüşemediğiniz âşina çehrelerle buluşmanız, onlarla ayaküstü de olsa bir nebze sohbet etmenizdir. Nitekim biz de öyle yaptık...


























Gülhane’nin muhteşem kapısından girip de sola doğru seğirttiğimizde Alay Köşkü’nün meşhur yokuşunu görüp çıktık. Yukarıda bir alayiş nümayiş... Belli ki bizden önce gelenler de var. Vardı. Salonda Ahmet Bilgili, Beşir Ayvazoğlu, İskender Pala, Faruk Bayrak, Yavuz Bülent Bâkiler, Mustafa Ruhi Şirin, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Cihat Zafer, Ahmet Kot, Ömer Erdem ve Fatih Andı vardı. Kısa bir süre sonra Mustafa İsen, Haluk Dursun, Kemal Kahraman, Nurettin Durman, Mustafa Miyasoğlu, Ali Ural, Servet Kabaklı, Abdullah Kılıç, Bekir Soysal da katıldılar. İkramı Eman Tur’un görevlileri yapıyordu. Lezzetli çayın yanında Türk mutfağının hafif ve leziz yemekleri bizleri bekliyordu. Küçük sarmalar, sigara börekleri, çörekler, kurabiyeler... Kısacası her zevke hitap eden kokteyl yiyecekleri... Beklerken vakit değerlendirildi ve kısa ama koyu sohbetlerin eşliğinde ikramlar alındı. Ben Yavuz Bülent Bâkiler, Nurettin Durman, Cihat Zafer ve Servet Kabaklı’nın da oturduğu küçük sehpanın yanına iliştim ve boş bir yere oturdum. O kısa süre içinde bile dört edebiyatçı, bir araya gelince dünyanın meselesini konuştu. Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’ndan Sezai Karakoç’a, Cahit Zarifoğlu’ndan merhum Hamit Can’a, oradan da Kemal Çapraz’a kadar sohbet uzadı.

Az sonra salona geçildi. Alay Köşkü’nün Hünkâr Mahfili hakikaten muhteşemdi, zarifti. Yıllar önce burası El Sanatları Müzesi idi ve bu müzede sergilenen kilimleri, halıları, çorapları ve diğer el sanatları ürünlerini Prof. Kenan Özbel Anadolu’dan ömrünü adarcasına derlemiş, toplamıştı. Araştırmacımızla Balmumcu’daki evinde bir mülâkat yapmıştım. Yanılmıyorsam 1985 yılı olmalı. Alay Köşkü geçmişten bu yana bir çok kere el değiştirmiş, sonunda da Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne tahsis edilmişti. Doğrusu bu önemli toplantıları düzenleyen bir kuruma köşkün verilmesi çok da isabetli olmuştur kanaatindeyim.

Geniş, zarif ve Osmanlı ihtişamını temsil eden salonun duvar kenarına boydan boya sedirler eklenmiş. Bu sevimli sedirler bir anda edebiyatçılar tarafından dolduruldu. Herkes bir yerlere oturdu. Baş tarafa ise bir kürsü ve mikrofon konulmuştu. Ortada büyük ve gözalıcı bir Türk halısı... Prof. Dr. Ahmet Bilgili kürsüden yaptığı konuşmada kültür ve sanat dünyamıza katkı sağlamak adına böyle bir teşebbüste bulunduklarını, her ay edebiyatçıları bu çatı altında bir araya getirmeyi düşündüklerini ve burada ağız tadıyla edebiyat sohbetlerinin yapılacağını müjdeledi. Bilgili, sadece edebiyatçılar için değil, tarihçiler ve farklı sanatları icra eden sanatkârlar için de ayrıca aylık sohbet toplantıları tertip etmeyi düşündüklerini söyledi.

Sıra fasıl heyetindeydi. Sazlar iyi, sazendeler genç ama mükemmeldi. Mûsikimizden güzel eserler geçtiler. Huşu içinde dinledik. Kimisi hafiften eşlik etti. Bazımız başıyla veya ayağıyla ritme uyum sağladı. Çoğumuz işten güçten kalkıp gelmiştik. Dolayısıyla hem ruhlarımız dinlendi müzikle, hem de kulaklarımız adamakıllı bayram etti.

Musikînin hitama ermesinden sonra kürsüye Prof. Dr. Mustafa İsen geldi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri idi. Ama toplantıda sadece edebiyatçı kimliği ile bulunuyordu. Klâsik Türk edebiyatı uzmanı olan Prof. İsen, 15. yüzyıldan itibaren saray çevrelerinde edebiyat meclislerinin kurulmaya başlandığını ve şairlerin buralarda şiirler okuduklarını söyledi. İsen âşıklar arasında da ayrı toplantılar yapıldığını hatırlatarak halk edebiyatının bu şekilde geliştiğini kaydetti. Ali Şir Nevai ve Hüseyin Baykara sohbetlerinin tarih boyunca örnek gösterildiğini anlatan Mustafa İsen, bu sohbet toplantılarına “Hüseyin Baykara Sohbeti” denildiğini ve bu meclislerde çok istifadeli konuşmalar ve ilmî münakaşalar yapıldığını sözlerine ekledi.


























Cumhuriyet döneminde benzer sohbet mahallerinin bulunduğunu ifade eden Mustafa İsen buna örnek olarak İbnülemin Mahmut Kemal’in konağında yapılan ilmî, edebî ve tarihî sohbetler ile İsmail Hâmi Danişmend’in evindeki toplantıları zikretti. Farklı şehirlerde ve zamanlarda benzer toplantıların yapıldığına dikkat çeken İsen, Ankara’da da tarihçi Yılmaz Öztuna’nın yönetiminde bu tür dost meclislerinin kurulduğunu ve sadece edebiyat, tarih ve kültür sohbetlerinin yapılmadığını, gündemle alakalı mevzuların da meclise taşındığını dile getirdi.

İkinci konuşmacı Beşir Ayvazoğlu idi. Divanyolu kitabının yazarı Beşir Bey Alayköşkü’nün tarihçesinden bahsetti önce. 1928’in sıcak bir temmuz günü devrin 42 meşhur edebiyatçısının ‘Edipler Zirvesi’ için Alay Köşkü’nde bir araya gelişlerinin hikâyesini ve İstanbul’un Meşhur Edebiyatçıları kitabının meydana gelişini anlattı. 82 yıl önceki hâdiseyi ironik yönleriyle de anlatan Beşir Ayvazoğlu, edebiyatçıları keyiflendiren ve çoğu zaman da güldüren uzun bir konuşma yaptı. Uzun ama bitmesi istenmeyen bir konuşmaydı. Farklı nesillerden, akımlardan, anlayışlardan meydana gelen edebiyatçıların birbirlerine bakışlarını, yaklaşımlarını ve hırçınlıklarını anlatan Ayvazoğlu özellikle Florinalı Nâzım’ın mizacı ve edebiyat câmiasındaki yeri üzerinde dururken neşeli dakikaların yaşanmasına ve yüzlerin ziyadesiyle tebessüm etmesine vesile oldu. Bizde “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti”nin ilk sanat teşekkülü sayılabileceğini ifade eden Ayvazoğlu, kuruluşun daha sonra adının Sanayi Nefise Mektebi olarak değiştirildiğini sözlerine ekledi. Sanayi Nefise Birliği’nin, en sonunda Güzel Sanatlar Birliği olarak anılmaya başladığını da kaydettikten sonra konuşmasını tamamladı.

Beşir Bey konuşmasına başlarken “Hava sıcak, bir rehavet çöktü üstümüze. Nasıl ayılırız bilmiyorum?” dedikten sonra öyle bir konuştu ki, hafif tertip gözlerini dinlendirenler ve şekerlemeye yatanlar bile cin gibi oldu, gözler faltaşı gibi açıldı. Sohbet, muhabbet ve lâflamalar gırla gitti. Beşir Bey hakikaten neşeli bir sohbet ile geceyi canlandırmıştı. Belki de ele aldığı mevzu çok renkliydi. Edebiyatçılar arasındaki kavgalardan, çekişmelerden, didişmelerden ve polemiklerden bahsetti uzun uzun. Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Peyami Safa, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl ve daha bir çok edip bu sohbetin canalıcı sözleri arasında kendilerine yer buldu.

Ara verilip de çay faslına geçildiğinde yüzler gülüyor, Beşir Bey tebrikleri salonda kabul ediyordu. Herhalde bir gün bu meclisin tarihi de yazılırsa gecenin kahramanı olarak Beşir Ayvazoğlu anılacaktır. Ben her zamanki aculiyetimle Beşir Bey’den bir “Edebiyat Polemikleri” kitabı beklediğimizi söyledim bile. İkinci fasıl çok daha renkli olacaktı. Bu arada Yavuz Bülent Bâkiler ağabeyimiz erken ayrılmak zorundaydı. Zira yurtdışına çıkacaktı ve zamanı sınırlıydı.

Fasl-ı ahir tamamen muhabbete tahsis edilmişti. Dileyen herkes çıkıyor, edebiyat meclisi hakkındaki duygu ve düşüncelerini dile getiriyordu. Herkes böyle bir teşebbüsü canü gönülden takdir ediyordu. İyi temenniler dile getirildi. Edebiyat Meclisi’nin daha iyi olabilmesi için bazı tekliflerde bulunuldu, bazı görüşler ileri sürüldü. Söz alıp konuşanlar arasında Ahmet Bilgili, Mustafa Miyasoğlu, Ahmet Kot, İskender Pala, Servet Kabaklı, Sibel Eraslan ve Fatma Karabıyık Barbarosoğlu da vardı. Ben de birkaç düşüncemi dile getirdim. Edebiyat, tarih ve sanat sohbet meclislerinin yanı sıra bir de İstanbul’da muhtelif semtlerde kültür sanat hizmeti veren müesseselerin, vakıf ve derneklerin de ayda bir araya getirilmesi ve istişare toplantılarının yapılmasının gerekliliği üzerinde durdum.

Başından beri kürsüye ve mikrofona karşı olduğunu, normal sesle yapılan konuşmaların rahatlıkla duyulabildiğini söyleyen şair Cahit Koytak’a Nurettin Durman ağabeyimizden sıcak ve yerinde bir teklif geldi. “Cahit Bey’in şiir kitabı yeni yayımlandı. Kendisinden rica etsek bize birkaç şiirini okur mu acaba?” Cahit Bey kibardı ve dostunun bu samimi talebini geri çevirmedi. Hemen kalktı, yayınevinden yeni aldığını söylediği kitabıyla sahneye çıktı. Kürsüye değil, salonun ortasındaki büyük halının tam ortasına oturup bağdaş kurdu. Bir şok hali yaşandı. Bu hareket gecenin en çok alkış toplayan davranışlarından biriydi. Hemen hemen hepimiz bu hasbi, bu kalender, bu serâpâ samimiyet kokan dervişane tavrı tebessümle karşıladık ve alkışladık. Musa yanımdaydı, “İşte dedim Musa. Asıl çekilecek fotoğraf bu. Davran.” Üstat “Rumî”, “Nehr-iKebir ve “Bahr-i Kebir” şiirlerini hakimane bir eda içinde ve gür sesiyle okudu. Bizler de büyük bir sükunet içinde dinledik. Sonunda yine alkış koptu tabii... Şiir okumayı bitirip de ayağa kalktığında ona doğru koşan ve kucaklayan kişi ise bu güzel sahneye vesile olan şair Nurettin Durman’dı.

Gazeteci olarak Musa İğrek’in dışında Anadolu Ajansı’ndan Nevbahar Kabaklı ile Salih Zengin de bulunuyordu. Toplantının sonunda edebiyatçıları bir araya getirerek dakikalarca fotoğraflarını çektiler.

Tabiî günler öncesinden bu gece konuşulmuş, hatta Cihat Zafer geçen hafta TRT2’deki “Her şey Hakkında” adlı programında konuyu Ahmet Bilgili, Beşir Ayvazoğlu ve Yusuf Çağlar ile uzun uzadıya konuşmuştu. O gece o programı seyredenler bu geceye imrenmişti.

Her şey iyi güzeldi de bir de organizatörlerin bir vaadi vardı. Geceye iştirak eden bütün edebiyatçılar aynı karede buluşturulacak ve bu edebî vuslat ebedî bir hâtıra olarak gelecek nesillere armağan edilecekti. Tıpkı 82 yıl önceki büyük buluşma gibi... Onca kalabalık insan, bir kareye sığabilecek miydi? Önce Osmanlı’nın düşmanı kuşatmak için açıldığı hilâl gibi olduk. Boydan boya dizildik ancak olmadı. Fotoğraf makinaları belli ki almıyordu. Mecburen toparlanmak gerekiyordu. Kimisi “Bir kısmımız yere otursun, bir kısmımız ayakta dursun” dedi. Kabul görmedi bu fikir. Pratik bir zekâya sahip olan Ahmet Kot hemen bir çözüm buldu. “Futbolcular gibi bir kısmımız önde dizleri kıvrık olarak dursun, bir kısmımız ayakta olabilir” dediyse de buna da yanaşılmadı. Birkaç dakika bu tatlı ve heyecanlı münakaşa sürdü. Aramızda bir mühendis olsaydı herhalde hemen bir çözüm bulur, az alana çok kişiyi sığdırmanın inanılmaz formülünü bulup çıkarır ve uygulardı. Ama gecede bulunanların hepsi de ne yapalım ki edebiyatçıydı.

Sonunda kimin aklına geldi bilmiyorum ama “Dışarıdan sandalye getirtelim. Bazılarımız otursun, kimisi de yine ayağa kalksın...” görüşü benimsendi. Görevliler bir çırpıda koşup on sandalye getirdiler. Bu sefer de “kimler otursun” tartışması başladı. Tartışma dediysem tatlı münakaşa canım, yanlış anlaşılmasın... Kimi “En yaşlılar, aksakallar otursun” dedi. Kimi “Hanımlar otursun” diye nezaketini gösterdi. Velhasıl hiç kimsenin tam istediği olmadı. Aksakal olmadığını ispatlarcasına bazı yaşlı büyüklerimiz ayakta durmayı tercih ettiler. Bazı gençlerimiz mecburen sandalyelere iliştiler. Ama hanımların hepsi de önde ve oturur vaziyette poz verdi. Kaç poz çekildi, doğrusu bilmiyorum. Bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 50. Cd elime geçip de bütün kareleri gördüğümde kesin sayıyı size verebileceğim aziz okuyucular.

Diyebilirim ki, Türkiye’nin en kritik günlerini yaşadığı, gazete manşetlerinin ve televizyon ana haber bültenlerinin “hükümet”, “asker”, “darbe”, “gözaltı” gibi kelimelerle dopdolu olduğu bir günün akşamında İstanbul’un edebiyatçıları âsude bir köşkün tenha salonunda şiirin, sohbetin ve tefekkürün engin yolculuğuna çıktılar, bu sanat sofrasının tadını çıkardılar. Gözler elbette başka edebiyatçıları da aradı. Meselâ Mehmed Niyazi, Rasim Özdenören, Selim İleri, Hilmi Yavuz, Sevinç Çokum, Sabahat Emir, Doğan Hızlan, Haydar Ergülen ve Muhterem Yüceyılmaz arananlar arasındaydı. Başka edebiyatçılar da... Yapılan açıklamada hemen hemen herkesin dâvet edildiği, ancak bazı edebiyatçıların mazeretleri dolayısıyla geceye katılamadıkları ifade edildi. Olsun. Zaten dâvet edilen herkes gelseydi, herhalde bir kısım edipler gece boyunca ayakta durmak zorunda kalacaktı. Bunda da bir hayır vardı demek. Ancak bu güzel sohbetin ikincisi de vardı, üçüncüsü de... İsabetli ve soylu bir faaliyet başlatılmıştı. Ve 82 yıl aradan sonra Alay Köşkü’nde edipler yine bir araya gelmiş ve sohbet etmişlerdi. Bunu da fotoğraflarla ispat etmişlerdi. Bundan daha mânidar bir hâdise olabilir mi?

Edebiyat tarihimize geçeceğine inandığım bu müstesna geceyi elbette başkaları da yazacaktır. Asıl önemlisi de bu buluşma, farklı kutuplara itilen, ayrı kamplarda tutulan ve değişik çadırlarda ikamete mecbur edilen edebiyat camiasının mensuplarını belki de birbirine yakınlaştıracak ve geçmiş devirlerdeki gibi daha güçlü bir sanat rüzgârının esmesine vesile olacaktır. Kimbilir? Ben bu inanç ve ümit içindeyim. Alay Köşkü Edebiyat Meclisi’ni Ahmet Bilgili ve Beşir Ayvazoğlu düzenlediler sanıyorum. Ama kanaatimce bir çok hayırlı oluşuma zemin hazırlayan Ahmet Kot’un da bu incelikli düşüncede mutlaka bir payı vardır demekten de kendimi alamıyorum. Emek veren herkese binlerce teşekkür... Günlük hadiselerle zihinleri yorulan edebiyatçılara nezih bir gece yaşattıkları için elbette... Toplantı bitti ve herkes dışarı çıkmaya başladı. Mustafa Ruhi Bey ayağından rahatsız olmasına rağmen toplantıya iştirak etmişti. Vedâlaşıldı. Ev sahibi olması hasebiyle Ahmet Bilgili Beye teşekkür edildikten sonra topluluk üçer beşer dağıldı. Kimi arabasına bindi, kimi de yürüyerek ana kapıdan çıktı. Bense tramvay durağına doğru ilerledim. İkinci toplantının heyecanını inanın şimdiden duyuyorum.


Sanatalemi.net, 26.02.2010 10:08:00
Eklenme Tarihi: 26.02.2010

 

 

HAKKINDA YAZILANLAR

 
 

SİZİN YORUMLARINIZ

 

 

 

 
  Bugün: 2
  Dün : 243
  Toplam : 582.685
 

Tasarım : Ajans56.com